Taşıyıcı Annelik: Bir Bebekten Çok Daha Fazlası
Bir çift yıllardır çocuk sahibi olmayı bekliyor.
Doktor kapılarında geçen yıllar, yapılan testler, ilaçlar, tedaviler, umutlar ve hayal kırıklıkları…
Sonra bir gün önlerine daha önce hiç düşünmedikleri bir seçenek çıkıyor:
Taşıyıcı annelik.
İlk bakışta mesele oldukça basit görünebilir.
Bir kadın gebeliği taşıyacak, doğum gerçekleşecek ve çocuk, ailesine teslim edilecek.
Ama gerçekten bu kadar basit mi?
Hayır.
Çünkü taşıyıcı annelik, yalnızca bir embriyonun bir rahimde gelişmesi değildir.
Bunun içinde beden vardır, psikoloji vardır, aile vardır, annelik algısı vardır, toplumsal değerler vardır, etik vardır ve insanın anlam dünyası vardır.
Bedenin taşıdığı yük
Taşıyıcı annelik konuşulurken çoğu zaman bebeğin nasıl dünyaya geleceği üzerinde durulur.
Oysa gebeliği taşıyan kadının yaşadığı süreç de en az bunun kadar önemlidir.
Gebelik yalnızca dokuz aylık fiziksel bir süreç değildir.
Hormonlar değişir.
Beden değişir.
Doğum gerçekleşir.
Gebeliği taşıyan kadın ile bebek arasında biyolojik ve duygusal açıdan önemli bir süreç yaşanabilir.
Bu nedenle “Nasıl olsa çocuk onun değil.” demek, gebeliğin psikolojik gerçekliğini fazlasıyla basitleştirmek olur.
Bir kadın, genetik olarak kendisine ait olmayan bir bebeği taşısa bile onu aylar boyunca bedeninde büyütür. Bu sürecin duygusal karşılığını önceden kesin olarak bilmek mümkün değildir.
Peki ya bebeği taşıyan kadın?
Burada çok önemli bir soru ortaya çıkar:
Bir kadın bu kararı gerçekten özgür iradesiyle mi veriyor?
Maddi ihtiyaç içinde olan bir kadın için taşıyıcı annelik ile ekonomik açıdan güçlü bir kadının bu kararı vermesi aynı şey midir?
“Ben kendi isteğimle yaptım.” cümlesi tek başına yeterli midir?
Özgür irade yalnızca “evet” diyebilmek değildir. İnsanın kararını hangi koşullar altında verdiğini de sorgulamak gerekir.
Bu nedenle taşıyıcı annelik konusunda yalnızca “Yasak mı, serbest mi?” sorusuna odaklanmak yetersiz kalır.
“İnsanın özgürlüğü nerede başlar, ekonomik zorunluluk nerede devreye girer?” sorusunu da sormamız gerekir.
Çocuk bütün bu hikâyenin neresinde?
Belki de en az konuşulan kişi çocuktur.
Çünkü yetişkinlerin arzuları, ihtiyaçları ve kararları arasında doğacak çocuğun gelecekte yaşayabileceği psikolojik sorular çoğu zaman geri planda kalabilir.
“Ben kimim?”
“Genetik annem kim?”
“Beni doğuran kadın kim?”
“Neden başka bir kadın beni dünyaya getirdi?”
Bu soruların yanıtları çocuğun yaşına, ailesinin yaklaşımına ve içinde bulunduğu kültürel ortama göre değişebilir.
Dolayısıyla taşıyıcı anneliği değerlendirirken yalnızca bugünün ihtiyaçlarını değil, çocuğun gelecekteki kimlik arayışını da düşünmek gerekir.
Anne kimdir?
Taşıyıcı annelik, belki de bize annelik kavramını yeniden düşündüren en önemli meselelerden biridir.
Anne, çocuğun genetik annesi midir?
Onu dokuz ay boyunca taşıyan kadın mıdır?
Onu dünyaya getiren kadın mıdır?
Onu büyüten kadın mıdır?
Belki de bu sorunun tek bir cevabı yoktur.
Çünkü annelik yalnızca biyolojiyle açıklanabilecek kadar basit değildir.
Biyolojik bağ, gebelik, doğum, bakım, bağlanma ve ebeveynlik birbirinden farklı ama birbiriyle ilişkili kavramlardır.
Taşıyıcı annelik, bu kavramlar arasındaki sınırları daha görünür hâle getirir.
Manevi açıdan mesele daha da derinleşiyor
İnanç sahibi bir çift için çocuk sahibi olmak yalnızca biyolojik bir arzu olmayabilir.
Çocuk; aile kavramının devamı, neslin sürdürülmesi, ebeveynlik arzusu ve hayatın anlamıyla iç içe geçmiş olabilir.
Bu nedenle çocuk sahibi olamamak, bazı insanlarda yalnızca üzüntü değil, manevi bir sorgulama da yaratabilir.
“Bunu yapmam doğru mu?”
“Çocuk sahibi olabilmek için hangi sınırlar aşılabilir?”
“Bir insanın bedeninin, başka bir insanın çocuk sahibi olabilmesi amacıyla kullanılması nasıl değerlendirilmelidir?”
Bunlar kolay sorular değildir.
Bu sorulara verilecek cevaplar yalnızca tıp tarafından belirlenemez.
Tıp bize nelerin mümkün olduğunu söyleyebilir. Ancak insanın yapabildiği her şeyin etik açıdan doğru olup olmadığı sorusu, başka bir değerlendirme alanına aittir.
Burada etik, hukuk, psikoloji ve manevi değerler birlikte ele alınmalıdır.
Asıl ihtiyaç belki de daha erken başlıyor
Taşıyıcı annelik tartışmasına çoğu zaman sürecin son aşamasında giriyoruz.
Oysa belki de asıl çalışma çok daha önce başlamalıdır.
Bir çift çocuk sahibi olamadığında, hemen yeni bir tedaviye veya yeni bir yönteme yönelmeden önce şu soru da sorulmalıdır:
“Bu çiftin yaşadığı kayıp duygusu ve yas süreci gerçekten ele alındı mı?”
Çünkü bazen insan yalnızca çocuk istemez; çocuk sahibi olamamanın kendisinde oluşturduğu boşluğu doldurmak ister.
Bazen toplumun baskısından kurtulmak ister.
Bazen ailesine karşı kendisini kanıtlamak ister.
Bazen eşini kaybetme korkusu yaşar.
Bazen de yıllardır süren tedavilerin sonunda “Artık ne pahasına olursa olsun.” noktasına gelir.
İşte bu noktada psikolojik ve manevi destek, taşıyıcı annelik kararından önce büyük önem taşır.
Çünkü mesele sadece çocuk sahibi olmak değildir
Taşıyıcı annelik hakkında konuşurken taraflardan birini tamamen haklı, diğerini tamamen haksız ilan etmek kolaydır.
Ama insan hayatı çoğu zaman bu kadar siyah ve beyaz değildir.
Çocuk sahibi olmak isteyen çiftin acısı gerçektir.
Gebeliği taşıyan kadının yaşayabileceği duygusal süreç gerçektir.
Doğacak çocuğun gelecekte sorabileceği sorular gerçektir.
Toplumun ve ailenin baskısı gerçektir.
Ekonomik koşullar gerçektir.
Manevi kaygılar da gerçektir.
Bu nedenle taşıyıcı annelik üzerine sağlıklı bir tartışma yapabilmek için önce insanı, sonra yöntemi konuşmamız gerekir.
Çünkü burada bir teknolojiden ya da tıbbi prosedürden daha fazlası söz konusudur.
Burada insanların bedenleri, duyguları, umutları ve hayatları vardır.
Ve belki de taşıyıcı annelik konusunda verilecek en önemli karar, “Yapabilir miyiz?” sorusundan önce gelmelidir:
“Bunu yaparken insanı ve onun bütünlüğünü nasıl koruyabiliriz?”

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir