Ortadoğu su krizinde Dicle ve Fırat nehrinin önemi

Suriye ve Irak’ta derinleşen su krizi, Türkiye’nin Dicle ve Fırat üzerindeki baraj politikalarını yeniden uluslararası tartışmaların merkezine taşıdı. Ankara güvenlik ve kalkınma gerekçelerini öne çıkarırken, Bağdat ve Şam suyun siyasi baskı aracı olarak kullanıldığını savunuyor.

27 Haz 2026 - 19:23 YAYINLANMA
27 Haz 2026 - 22:43 GÜNCELLEME
Ortadoğu su krizinde Dicle ve Fırat nehrinin önemi

 

Ortadoğu'nun su savaşında Dicle ve Fırat nehrinin geleceği

 

 

Şarku’l Avsat’tan Said Abdurrazık’ın aktardığına göre, Suriye’nin kuzeyinde yaşanan sel felaketi ile Irak’ta etkisini artıran kuraklık, Dicle ve Fırat nehirlerinin yönetimine ilişkin uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları yeniden gündeme taşıdı. Türkiye’nin nehirler üzerindeki baraj yatırımları ve su yönetimi politikaları bölge ülkelerinde eleştirilirken, Ankara ise su kaynaklarını uluslararası hukuk çerçevesinde yönettiğini ve yaşanan krizin temel nedeninin iklim değişikliği ile komşu ülkelerdeki kötü su yönetimi olduğunu savunuyor.

 

 

Suriye’nin kuzey ve doğusunu haziran ayı başında vuran sel felaketi, şiddetli yağışlar ve Türkiye’den gelen su akışının artmasıyla Fırat Nehri’ndeki su seviyesinin yükselmesi; Suriye ve Irak’taki su krizini ve Türkiye’nin Dicle ile Fırat nehirlerini siyasi ve güvenlik amaçlı bir baskı unsuru olarak kullanıp kullanmadığı tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Türkiye, Irak ve Suriye arasındaki su krizinin temelinde Dicle ve Fırat nehirlerinin su paylaşımı yatıyor. Ana kolları kontrol eden kaynak ülke konumundaki Türkiye’nin su politikaları ve nehirler üzerinde baraj yapımını genişletmesi, su akışını ciddi oranda etkiledi.

 

 

Bu durum, kuraklığı artırarak su seviyelerini felaket boyutuna yaklaştırdı; özellikle son 80 yılın en şiddetli kuraklık dalgasıyla karşı karşıya kalan Irak bu durumdan ağır darbe aldı. Türkiye, Dicle ve Fırat’ın "sınır aşan nehirler" olduğunu ve toprak egemenliği gereği bu kaynakları yönetme hakkına sahip olduğunu savunurken; Irak ve Suriye ise bu nehirlerin "uluslararası nehir" olarak sınıflandırılmasını istiyor. İki ülke, 1923 Lozan Antlaşması ve ortak iş birliği protokolleri gibi tarihi anlaşmalara dayanarak, adil paylaşım kriterlerinin ve uluslararası hukukun uygulanmasını talep ediyor.

 

 

Kötü yönetim mi, kaynakların tüketilmesi mi? Türkiye, komşu ülkelerdeki PKK varlığı ve faaliyetleri gibi güvenlik gerekçeleriyle suyu bir baskı aracı olarak kullanmakla suçlanıyor. Bu güvenlik gerilimi zamanla hava ve kara operasyonlarıyla askeri müdahalelere dönüşmüş ve özellikle Ankara ile Bağdat arasında uzun süredir anlaşmazlık konusu olan bir Türk askeri varlığı yaratmıştır. Krizin merkezinde yer alan en önemli konulardan biri, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerini kalkındırmayı amaçlayan Güneydoğu Anadolu Projesi’dir (GAP). Türkiye bu proje kapsamında sulama ve enerji üretimi amacıyla başta Atatürk, Keban ve Ilısu olmak üzere devasa barajlar ve rezervuarlar inşa etti.

 

 

Bu durum, suyun akış yönünde yer alan geçiş ve mahreç ülkeleri Suriye ile Irak’a ulaşan su miktarını büyük ölçüde azalttı. Söz konusu azalma özellikle Irak üzerinde son derece olumsuz etkiler yarattı. Su kıtlığı tarım sektöründe ciddi bir krize, tarım alanlarının daralmasına ve Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Güney Ahvar (Mezopotamya Sazlıkları) bölgesinin zarar görmesine yol açtı. Bunun yanı sıra tekrarlayan sosyal krizleri ve çevresel sorunları da beraberinde getirdi. Aynı şekilde su akışının azalması, hidroelektrik enerji üretimini ve milyonlarca insanın içme suyuna erişimini doğrudan etkilerken, kuraklık dönemlerinde Suriye’de kirlilik riskini artırdı ve salgın hastalıkların yayılmasına zemin hazırladı.

 

 

Anlaşmazlıkların çözümü için zaman zaman diplomatik girişimlerde bulunuldu. Hayati ihtiyaçların asgari düzeyde karşılanması adına ikili ya da üçlü mutabakat zaptı ve ortak anlayış birlikleri geliştirildi. Bazı aşırı kuraklık dönemlerinde ise Türkiye, su akışını artırmaya ikna edilmeye çalışıldı. Ancak Türkiye, kendisinin de su fakiri bir ülke olduğunu vurgulayarak, Irak’taki krizin barajlardan değil, yerel yönetim hatalarından ve kaynakların kötü kullanımından kaynaklandığını savunmaya devam ediyor.

 

 

Mezopotamya’da su, her zaman doğal bir kaynak olmanın ötesine geçerek medeniyetin kurucu unsuru, çatışmaların kaynağı ya da bazen yeniden imar ve ortak kalkınmanın anahtarı oldu. Bu durum, Irak ve Türkiye arasında Kasım 2025’te su ve kalkınma alanında imzalanan çerçeve anlaşmasına da yansıdı. Türk su politikaları uzmanı ve araştırmacı Bilgay Duman’a göre, tarafların maddelerini henüz tamamen açıklamadığı bu anlaşma, sadece Ankara-Bağdat ilişkilerinde değil, Ortadoğu’da ortak kaynakların yönetimi kavramının yeniden tanımlanmasında da önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor.

 

 

Duman, Türkiye, Irak ve Suriye devletlerinin kurulmasıyla birlikte kaynakların kullanımını düzenlemenin hukuki ve siyasi bir zorunluluk haline geldiğini, ancak aynı zamanda kalıcı bir anlaşmazlık dosyasına dönüştüğünü belirtiyor. Fırat Nehri üçlü bir mesele haline gelirken, Dicle Nehri ise Türkiye-Irak ilişkilerinin ana eksenini oluşturdu. Geçmişte su paylarının bölüşülmesi amacıyla erken dönem girişimlerde bulunulmuş; 1921 Ankara Antlaşması ve 1946 Türkiye-Irak Antlaşması ile veri paylaşımı ve taşkın kontrolünü içeren teknik iş birliğinin temelleri atılmıştı.

 

 

Daha sonra, 1987 yılında Suriye-Türkiye arasında geçici bir anlaşma yapıldı. Atatürk Barajı’nın suyla doldurulma aşaması olan 5 yıllık dönemi kapsayan bu anlaşma 17 Temmuz 1987’de imzalandı. Anlaşmaya göre Türk tarafı, üç ülke arasında Fırat suyunun nihai paylaşımı yapılana kadar, Türkiye-Suriye sınırında saniyede yıllık ortalama 500 metreküpten fazla su bırakmayı taahhüt etti. 17 Nisan 1989’da ise Suriye ve Irak arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre Suriye sınırından Irak’a aktarılacak yıllık su payı 9 milyar 106 milyon metreküp, Suriye’nin payı 6 milyar 627 milyon metreküp ve Türkiye’nin payı yıllık 15 milyar 700 milyon metreküp olarak belirlendi.

 

 

Suriye, Fırat suyunda kendisinin ve Irak’ın asgari haklarını güvence altına almak için Türkiye ile yaptığı anlaşmayı 1994 yılında Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ettirdi, ancak bu adım sorunu çözmeye yetmedi. Suriye örneğinde olduğu gibi güvenlik dosyasıyla doğrudan bağlantılı olan su anlaşmazlıkları, Irak Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 2024 yılında PKK’yi "yasaklı örgüt" ilan etmesinin ardından bir iş birliği zeminine dönüştü. "Kalkınma Yolu" siyasetten geçiyor. 2 Kasım 2025’te Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2024’teki Irak ziyareti sırasında imzalanan Su Alanında Çerçeve Anlaşması’nın uygulama mekanizması olan "Su İş Birliği Çerçeve Anlaşması Kapsamında Proje Finansman Mekanizması Belgesi"ni imzaladılar.

 

 

Anlaşma, milyarlarca dolarlık su projelerinde iş birliği çerçevesini çiziyor. Buna göre Türk şirketleri, Irak’ta su kullanım verimliliğini ve depolamayı artıracak yeni altyapı tesisleri inşa edecek. Bu projeler, ülkenin ham petrol ihracatını su güvenliğine dönüştürme hamlesi olarak Irak petrol gelirleriyle finanse edilecek. Resmen açıklanmayan anlaşmadan sızan bilgilere göre ilk projeler arasında su toplama barajları ve arazi ıslah çalışmaları yer alıyor. Ankara bu girişimi bölgesel istikrar ve ekonomik iş birliği açısından "kazan-kazan" (her iki tarafın da yararına) bir adım olarak nitelendiriyor.

 

 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan imza töreninde, "Türkiye olarak Irak’ın güvenliğini, kalkınmasını ve istikrarını destekleme konusunda kararlıyız ve bu konudaki desteğimiz mutlaktır" dedi. Hüseyin ise anlaşmayı su güvenliğini, gıda üretimini ve ekonomik istikrarı korumak adına "hayati" olarak nitelendirirken, Bağdat’ın Dicle ve Fırat nehirlerinin kullanımını düzenleyen resmi anlaşmaların eksikliği nedeniyle uzun süre zayıf bir pozisyonda kaldığına dikkat çekti. Anlaşma, Irak’taki bazı siyasetçiler ve su uzmanları arasında şüphe ve endişelere yol açtı.

 

 

Bazı çevreler bu anlaşmanın Irak’tan ziyade Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiğini, hatta Erdoğan’ın 2028 sonrasında da Türkiye Cumhurbaşkanlığı görevinde kalma çabalarına destek sağladığını ileri sürdü. Irak’ın Türkiye ile yaptığı anlaşmalar, bazı siyasi güçlerin tepkisiyle karşılaştı. "Kalkınma Yolu" projesi ve su iş birliğine yönelik özel anlaşmalara karşı çıkan bu gruplar, bu durumun Irak’ı Türkiye’ye bağımlı hale getireceğini savunuyor.

 

 

Ayrıca, Türk şirketleriyle sözleşme imzalamak için petrol gelirlerinin tahsis edilmesi meselesi, birçok hukuki ve anayasal sorunun yanı sıra yolsuzluk ve şeffaflık eksikliği gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Finansman için tek bir kaynağa (petrole) bağımlı olunması, projeleri küresel petrol piyasasındaki fiyat dalgalanmalarına karşı kırılgan hale getiriyor. Anlaşmaya karşı çıkan bazı muhalifler, iki taraf arasında Türkiye’nin Dicle ve Fırat nehirlerinden Irak’a bırakması gereken su miktarını belirleyen bağlayıcı ve nihai bir hukuki çerçevemin bulunmadığına dikkat çekiyor.

 

 

Türkiye ile PKK arasında faaliyetlerin sonlandırılmasına yönelik bir süreç başlamış olsa da örgütün Kuzey Irak’ta Bağdat hükümetinin kontrolü dışında bulunan bölgelerdeki varlığı, anlaşmanın uygulanması önünde bir engel oluşturabilir. Buna ek olarak durum sadece Irak’ın iç dengeleriyle sınırlı değil; bölgesel konjonktür ve bazı aktörlerin Irak-Türkiye ilişkilerinin güçlenmesini kendilerine yönelik bir baskı olarak görmesi, Irak’ı bölgesel güçlerin bir nüfuz mücadelesi alanına çevirebilir.

Osmanlı mirası Türk yazar Bilgay Duman’a göre bu anlaşma hem Türkiye hem de Irak’ın ortak çıkarına hizmet ediyor. Duman, Türkiye ile Irak arasındaki su sorununun son on yılların ürünü olmadığını, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Dicle ve Fırat’ın tek bir siyasi yapı içindeki "iç nehirler" olmaktan çıkıp bağımsız devletler arasındaki "sınır aşan nehirler" haline geldiği döneme dayandığını belirtiyor.

 

 

Ancak Duman, Türk-Irak ilişkilerindeki mevcut dönemi ayıran temel özelliğin, su paylaşımı konusundaki çatışma mantığından "ortak menfaat yönetimi" mantığına kademeli bir geçiş yapılması olduğunu vurguluyor. Bu durum, sınır aşan kaynakların kalıcı bir gerilim kaynağı olmaktan çıkarılıp bölgesel entegrasyonu teşvik eden bir araca dönüştürülmesini sağlıyor. Duman, anlaşmadaki en dikkat çekici yeni unsurun su ve enerji dosyaları arasındaki organik bağ olduğunu belirtiyor.

 

 

Türkiye’nin Irak’tan ithal ettiği petrolün gelirleri, Irak topraklarında barajlar, modern sulama şebekeleri, su arıtma ve israfı önleme alanlarında uzmanlaşmış Türk şirketleri tarafından yürütülecek su projelerinin finansmanında kullanılacak. Böylece Irak’ın kalkınmasının önündeki en büyük engellerden biri olan finansman eksikliği, dış kredilere veya uluslararası mali kuruluşların şartlarına başvurulmadan aşılmış olacak. Duman’a göre bu model Türkiye’ye sadece su kaynaklarını kontrol eden bir ülke olarak değil, Irak’ın altyapısının yeniden inşasında bir ortak olarak yeni bir rol kazandırıyor.

 

 

Bu durum Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sert güç yerine ekonomik ve kalkınma araçlarıyla pekiştiriyor. Siyasi koşulların uygun olması halinde bu model, Fırat Nehri sularının yönetimi konusunda gelecekte Suriye ile yapılacak iş birlikleri için de pratik bir referans teşkil edebilir. Böylece Doğu Akdeniz ve Levant bölgesindeki su diplomasisi, egemenlik ve çatışma denklemlerine sıkıştırılmak yerine, doğal kaynaklar ile ekonomik kalkınma arasında bağ kurarak kronik bir çatışma kaynağı olmaktan çıkıp güven inşası ve bölgesel entegrasyon platformuna dönüşebilir.

 

 

Sınır aşan sular konusunda tanınmış Türk uzmanlardan Dr. Tuğba Evrim Maden ise Suudi meşeli haber ajansı Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, hukuki ihtilaflar veya çatışmalar yerine su kaynaklarının teknoloj

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter:

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR